AYIN YAZARLARI
Kuralsız Edebiyat

KİM UÇAR, KİM KALIR?
 

“Söz uçar yazı kalır” demiş eskiler. Halt etmişler! Çünkü artık devir değişti ve ne verba volent ne de scipta manent!

Ses ve görüntü kayıtları çıkalı, sözün artık hiçbir yere uçtuğu falan yok. Her tarafımız “kalıcı” sözlerle sarıldı. Her mikrofon uzatılan, boş da olsa sözünü ölümsüzleştirme çabası içinde. Söz ebeliği, kuru gürültü ve kakofoni. Boşboğazlık. Dalgalar boyu, o uydu senin bu uydu benim, sözler yayılıyor dünyanın dört bir tarafına. Kabloyla. Antenle. Şifreli ya da açık. Hepsi de kalıcı. Kayıtlı. Tescilli. ISO ya da TSE, fark etmiyor.

Bu kadar söylenecek söz var mı? Bu dünya bu kadar sözün altından kalkabilir mi? Kimse düşünmüyor! Sözünü bilen, bilmeyen, herkes söz söyleme şehvetine kapılmış. Söz ayağa düştü. Yazarlar bile artık yazmaktan çok konuşur oldular. Yazdıklarıyla değil, söyledikleriyle anılır oldular. Hatta bunu arar oldular. Yazılanlar, kamera karşısında ya da uzatılan mikrofona söz söyleyebilmenin bahanesi haline geliyor desek yeridir. Görünme meselesi de cabası. Ama o başka bir konu. Sözün yazıdan bile çok iz bırakır, kalıcılaşır olmasından söz ediyorum, bunu yazmaya çalışıyorum.

Gerçi, eskiden de tamamen, yani hiç iz bırakmadan uçmazdı sözler. Birileri duyabilir, dinleyebilir, anımsayabilir, tekrarlayabilir, hatta yazıya bile dökebilirdi. Ancak o durumda bile bir belirsizlik hüküm sürerdi yine de: Eksik bir şeyler, eklenenler, dönüştürülenler, yanlış anlaşılanlar, eğri yorumlananlar, maksadı aşanlar, hatta düpedüz tahrif edilenler… Hangi eski kelamın (semavî olduğu iddia edilen dâhil) hiç bozulmadan, değişmeden, aslına tam sadık biçimde kalıcı hale getirildiği iddia edilebilir ki?

Ama şimdi öyle mi? “Yanlış anlaşıldım” diye kıvırtmak bile olanaksız hale geldi: Teyp kaydını dayayıveriyorlar insanın burnuna. Uçuculuğuna güvenip serbestçe, doğaçlama sallamak bile lüks oldu artık. Sözüne sahip olmak ne mümkün! Söz artık ağızdan değil, kayıt cihazından çıkıyor. Kayıt aleti icat olalı söz bozuldu. Sözün kalıcılaşmaya başlaması, onun gerçek anlamını bile değiştirir oldu, tadını, muhabbetini kaçırdı, mahremiyetini yok etti: Yayın yoluyla, radyodan, televizyondan, tüm dünyaya hemencecik ulaşır oldu, hem de en kötü niyetli "anında" yorumlarıyla birlikte! Mikrofonun devreye girmesiyle söz, çıkmazlığını yitirdi, çıkmaza girdi. Hele hepsi dinlenen, gıyabımızda kayda alınan telefon konuşmalarında... Bir de şu ortam dinlemelerinde!

Gelgelelim, sözü fazla uzatmayayım: Asıl derdimiz söz değil, yazı… Yazının sözde kalan kalıcılığı. “Kalamayıcılığı” desek daha doğru. Çünkü bir yandan söz kalıcılaşmaya yüz tutmuşken, yazı artık uçuyor, uçabiliyor… Uçup yok oluyor… Hem de hiç iz bırakmadan. Yo, hayır, Nazilerin yaktığı ya da 12 Eylülcülerin Seka’ya yolladıkları kitaplardan söz etmiyorum; bir sel felaketinde hamura dönen ya da İskenderiye kütüphanesi yangınında kül olan betikleri, bombalanan Saraybosna kütüphanesinde ya da Bağdat'ta enkaz altında yok olan eserleri, zamanın aşındırmasıyla çürüyüp ufalanan, küflü depolarda farelerin kemirdiği eski el yazmalarını da kastetmiyorum. Hatta eli kulağında bir polis baskını endişesiyle, sahipleri tarafından telaşla sobada yakılan örgüt belgeleri bile değil burada sözü edilen.

Hem… Tüm bu yazılı metinlerin tümüyle ve ebediyen yok olduklarını kim iddia edebilir ki? Okuyanları, aklında tutup aktaranları, alıntı yapanları, değinenleri, esinlenenleri, eleştirip yorumlayarak çoğaltanları saymasak bile, ola ki bir nüshası kalmıştır birilerinin elinde, bir yerlerde, gizlenmiş, korunmuş, izini sürecek bir define avcısını bekleyen… Kopyası da çıkartılmış olabilir, hatta fotokopinin icadından bile önce, hattat marifetiyle…

Basılmadan, çoğaltılmadan önce bizzat yazarı tarafından yok edilen yazıların kalıcılaşamamasını ayrı bir parantez içinde ele almak gerek. Kim bilir ne hazineler, ne eşsiz metinler yitirilmiştir bu yolla. Kâğıda dökülerek on binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca nüshası çoğaltılan nice zırvayı, ukalalığı, bayağılığı, köşe yazısını, magazin haberini, ilanı, reklâmı, parti ya da şirket propagandasını, basmakalıp bildiriyi, resmi yazışmayı düşündükçe, has bir yazarın beğenemediği, yeterince olgunlaşmadığını ya da istediği mükemmeliyet derecesine ulaşmadığını düşündüğü ya da sadece sürdüremediği için yok etmeyi yeğlediği, ama ola ki tek bir satırı bile o tonlarca döküntü evrakın tümünden daha değerli o yitik metinlere hayıflanmamak elde değil.

Yazarın bu yargısını tartışmanın yararsızlığı, uçan yazıyı geri getiremeyeceği ortada. Gelgelelim, bir kez olsun kâğıda dökülmüş olmaları, kâğıt üstünde kayda geçmiş olmaları bile tümüyle yok olmamış olabilecekleri umudunu canlı tutmamıza olanak sağlamıyor mu dersiniz? Ola ki yazarın metnini onun rızasıyla ya da ondan habersiz okuyan, gizlice çoğaltan, aktaran bir yakını? “Yok et” komutuna uymayıp metni gün ışığına çıkaran, hatta bu komutu bir pazarlama kozuna çevirip metni en geniş kitlelere taşımasını beceren bir dostu? Yazının -kâğıda döküldükten sonra yok edilmiş olsa bile- o satırların yazarının bir başka kalıcı metninde biçim değiştirerek, dönüşerek de olsa tekrar hayat bulması, kayda alınması?

Siber uzayda kaybolan sanal yazışmalar ya da internetteki sanal dergi yazıları için de aynı mantık geçerli. Yazarı tarafından bilgisayar ortamında yazıldıktan sonra silinmiş olsalar dahi, ya da yayına alındıkları site sanal varlığını sonlandırmış, hatta Nazi bozuntusu “hacker”lar, “yok ediciler” tarafından çökertilmiş olsa bile, bu sanal yazıların yine de “birilerine” ulaşmış olduğunu ve söz konusu sanal okur tarafından –hatta doğrudan o olmasa bile, metni sanal ortamda ilettiği bir başkası tarafından- kayda aldığını, dahası, basılarak kâğıda döküldüğünü varsaymamamız için bir neden yoktur.

Bu sanal metinler, yıllar sonra bile, meraklı bir okurun ya da sanal yazışma arkadaşının belgeleri arasında, ola ki sanal ortamı gizlice gözetleyen polisin arşivlerinde, hem de bu kez kâğıt üzerinde yeniden karşımıza çıkma olasılığı, umudu vardır.

Gelgelelim, tüm bunlar salt bir olasılıktan, bir umuttan ibaret olduğu için, sanal yayıncılık, sanal dergicilik, kâğıtsız yazarlık, metinlerin kalıcılığı açısından tehlikeli bir yolculuktur: Yukarıda saydığımız türden yol kazalarına, yolda kayboluşlara, uçup gitmelere daima açık bir kapı bırakmaktadır. Kaldı ki, bilgisayar ortamında iletilen metinlere “parça eklemenin” ya da bir bölüm çıkarmanın, yani onları bu yolla tahrif etmenin, kâğıda dökülmüş metne kıyasla çok daha kolay olduğunu unutmayalım. Bilgisayarınızdan çıkıp siber uzaya yollanan bir yazının, yarın başka bir imzayla ortaya çıkması ihtimali de vardır elbette ama bu daha çok telif haklarını ilgilendiren bir boyuttur. Asıl sorun, nihai okur tarafından ortaya çıkarılan suretinin aslından hayli farklı olması riskidir: Bir metin için, çarpıtılarak kalıcı olmak, tümden yok olmaktan beter bir şık olabilir.

Kâğıtsız yazı okumayı sevmeyen, okumakta güçlük çeken… Ya da ona ulaşma olanağından mahrum olan okurları da unutmamak gerek… Bu kâğıtsız yazılar, onların gözünde var olmayan, yazılmamış sayılan yazılardır… Olmadığı varsayılan, varlığından bile haberdar olunmayan bir yazıya kalıcı diyebilir miyiz?

İşte tüm bu nedenlerden ötürü, akla ister istemez şöyle bir soru geliyor: Sözden bile kolay uçup gitmesi tehlikesi karşısında, sanal yazının ayrıca kâğıda dökülmesi gerekmez mi?

Yazısının kalıcılığı kaygısını taşıyan, yok olmasını istemeyen bir kâğıtsız yazarın ve bir sanal derginin bunun önlemini alması beklenir. Öte yandan, her yazar böyle bir kaygı taşımayabilir… Her derginin böyle bir imkânı olmayabilir… Soruyu şöyle de sorabiliriz: Eğer genel anlamda yazıya -özel olarak da edebiyata- değer veriliyorsa, bu kaygıyı salt yazarlar ya da sanal dergiciler mi taşımalıdır?

Bir de ayrıca, kitap haline getirilmesi planlanıp, basılması becerilemeyen projeler vardır, İktidarsız'ın Kâğıtsız Yazı kitabı projesi gibi... Ama sözümüz meclisten dışarı!

Bununla birlikte, şimdiye kadar saydığımız tüm bu şıklar, kâğıtsız yazının kâğıda kavuşma, yani kalıcılaşma umudunu, olasılığını, beklentisini tüketmemiş olduğu durumlardır. Oysa yazının tümden uçabildiği, yazarın iradesi ya da çağdaşlarının barbarca hoyratlığı dışında da geri dönüşsüz biçimde yok olabildiği, “kalamadığı” durumlar da vardır. Yazı açısından çağımızın asıl faciası budur.

“Yazarı ya da başkası tarafından kasıtlı olarak yok edilmediği sürece, bir yazı bir kez yazıldıktan sonra uçar mı hiç?” diye sorabilirsiniz. Ama uçar işte, bal gibi uçar!

Nasıl mı? Şaşırtıcı, ürkütücü, hatta dehşet verici, tüyler ürperten bir kolaylıkla uçup gider, ebediyen yok oluverir. Bir hamlede… Bir anda… Saniyenin ondan birinden az bir sürede… Daha ne olduğunu anlamanıza bile fırsat bırakmadan… Sıkıldığından haberiniz bile olmaksızın uzaklardan sinsice yol alarak beyninize giren bir kurşun gibi: Tek bir parmak hareketiyle…

Başka bir dosyaya taşımak amacıyla ya da formatını değiştirmek için üzerine çift tıklayarak seçili hale getirdiğiniz yazınızın, yanlışlıkla bilgisayarınızın “sil” tuşuna basmanız sonucunda yok olmasından söz ediyorum sanmayın. İlk acemiliğini atlatmış her bilgisayar kullanıcısı yazar, bir “geri al” komutunun olduğunu, başınızdan kaynar sular dökülmesine neden olacak şekilde bir anda ekranınızda kaybolan metninizin, o sihirli tuşa basmak suretiyle mucizevî biçimde yeniden ekranınızda belirebileceğini bilir. Gel gör ki, bu aşamaya varmadan önce, kimileri için uzun, enikonu sancılı, hasarsız atlatılamayan acemilik dönemlerinden geçildiği de bir gerçektir elbette… Bu dönemlerde, ne yapacağını bilememenin paniğiyle kalıcı şekilde yok edilmiş nice yazı ya da yazı parçasını anımsamamak mümkün mü?

Gelgelelim, ben burada asıl “geri al” komutunun bile faydasız olduğu durumlara değinmek istiyorum. Yani öteki ihtimallerden, bir yazar için neredeyse ölmeye eşdeğer ihtimallerden… Henüz kaydetme ya da kâğıda dökme fırsatını bulamadan ansızın yok olan yazılardan… Virüs azizliğine uğrayanlardan, bilgisayar çöktüğünde enkaz altında kalanlardan, elektrikler aninden kesildiğinde ortadan kaybolup bir daha izi bulunamayanlardan, aynı başlıklı iki metni birleştireyim derken eskisi yerine yanlışla yenisini sildiğinizde kaybolanlardan, bilgisayarınızı çalan hırsızın çalışma aletinizi başkalarına satabilmek için ana belleğinizi formatlarken yok ettiklerinden…

“Sizin hiç babanız öldü mü?” diye sormuş şair. Hepimizin babası bir gün ölecek. Önceden sırra kadem basmazsak eğer, hepimiz o korkunç acıyı bir gün tadacağız… Çaresi yok. Ancak ben burada size: “Sizin hiç, saatlerce, günlerce, hatta bazen haftalarca, aylarca uğraşıp emek verdiğiniz, tüm benliğinizi katarak ürettiğiniz, yarattığınız bir yazınız bu şekilde uçup gitti mi?” sorusunu sormayacağım. O an insanın neler hissedebileceğini de betimlemeye kalkmayacağım. Çünkü o an yaşadıklarımın kayda geçmesini istemiyorum. Hatırlamak bile istemiyorum. İşte bu nedenle, o yok oluşun farkına vardığım anlarda yaşadıklarımı, hissettiklerimi yazmayacağım… Neme lazım, yazıdır bu, ne yapıp eder, bir yolunu bularak kalır, kalabilir… Allah korusun.