AYIN YAZARLARI
Kuralsız Edebiyat

KAĞITSIZ YAZI
 

‘Kağıtsız Yazı’ kavramı, ‘yazmak’ ve ‘yaşamak’ sözcüklerini çağrıştırıyor bana ilk anda. Oktay Akbal’ın bir kitabının da adı: ‘Yazmak, Yaşamak’... Hemen ardından Gabriel Garcia Marquez’den yakınlarda okuduğum ‘Anlatmak İçin Yaşamak’ geliyor aklıma. Bu kavramlar üzerine ne çok kitap yazılmış! Internette kısacık bir arama yaptığımda ilk ulaştıklarım Jorge Semprun’dan ‘Yazmak ya da Yaşamak’, Schoppenhauer’den ‘Okumak Yazmak ve Yaşamak Üzerine’, Doğan Pazarcıklı’dan ‘Yaşarken Yazmak, Yazarken Yaşamak’. Bu kitap adları – tümünü okumadığım için içerikleriyle ilgili bilgim olmasa da - yazmak istediklerime yaklaştırıyor beni. ‘Kağıtsız Yazı’ya, yani yaşamaya...

Bu yaklaşımla yanlış yerlerde dolaşıyorum belki de. ‘Kağıtsız Yazı’ dendiğinde sanal ortamdan mı söz etmeliydim yoksa? Bilgiye çok hızlı ve kolay ulaşma olanağı sağlayan bu ortamın yararlarını, ancak denetimsizliği nedeniyle hatalara da açık olduğunu mu düşünmeliydim?  Bilgiye ulaşmanın kolaylığının yanısıra doğru bilgiyi seçmenin güçlüğü, insanları, özellikle de gençleri belli bir görüş doğrultusunda yönlendiren sitelerin tehlikeleri... Çığ gibi büyüyerek günlük yaşamımızı kuşatan e-postalara, bir anda binlerce insana ulaşan yazılara, şiirlere, eleştirilere, edebiyat sitelerine, hatta bir süredir benim de katıldığım ‘iktidarsız’a değinmeliydim belki. Okuma yazma bilip bilgisayar kullanabilen herkese, okuma ve yazma alanında sonsuz olanaklar sunan bu teknolojiyle ve insanların kendilerini ifade etmekte ‘gerçek’ ortamlardan çok daha cesur, neredeyse pervasız oldukları kağıtsız yazılarla olan ilişkilerimizi irdelemeliydim belki de. Böyle yapmalıydım, evet, doğrusu bu olurdu sanırım.

Hayır, yapmam gereken bu olsa da kesinlikle hayır! ‘Kağıtsız Yazı’ ilk anda ne çağrıştırdıysa onu yazmak istiyorum ısrarla. Çağrışımları göz ardı etmemek gerektiğine inanıyorum çünkü, varlığımın ve bugünü algılayış biçimimin farkına varmamı sağlayan, hayatıma anlam katan çağrışımların peşine düşmekten vazgeçemiyorum yine.

Yaşadığım sürece biriktirdiklerimden başlamalıyım belki. Kokulardan örneğin, çocukluk evimden bugüne taşıdığım hanımeliden, bahar ve yaz sabahlarında açık pencerelerden evin içine dolan başdöndürücü kokuyla uyanmaktan... Çok daha etkileyici, daha güzel de olsa hiçbir çiçeğin kokusunun hanımelinin önüne geçememesinden, çiçek kokusu kavramının hâlâ hanımeliyle eşdeğer olmasından... Sonra soğuk kış gecelerini ısıtan tarhana çorbası, tarçınlı sahlep ya da boza kokusundan. En çok da yaz sonuna doğru, erken inen akşamların hüznüne eşlik eden taze ceviz kokusundan...

Kokuların hemen ardında sesler var. Duyduğum ilk ses, gıcırdayan ahşap merdivenlerdeki ayak sesleri... Gerçekten böyle mi, yoksa anılarımda hâlâ yaşayan çocukluk evime bu sesleri yakıştırdığım için mi buna inanıyorum? Sıcak bir yaz günü öğleden sonra uykusu için zorla yatırıldığım yatak, aralık balkon kapısından arada bir esen rüzgarla uçuşan tül perdeler. Uykuyla uyanıklık arasında görülen gündüz düşlerine eşlik eden piano sesi. Zümrüdü Anka kuşunun kanatlarına tutunup bulutların arasından süzülerek Kaf dağına ulaşmak... Alt kattan gelen ezgiler her zaman sevincin sesi benim için, çünkü ablamın evde olduğunun işareti. Piano çalışması bittikten sonra birlikte evcilik ya da saklambaç oynamaya razı olacağını hayal ederek uykuya dalmak.   Sokaktan geçen yoğurtçunun ya da bozacının sesiyle bölünen uykular... Sobanın üzerine dizilmiş kestanelerin çıtırtıları, odunların, kömürlerin yanarken çıkardığı sesler. Sabah uykularından kızarmış ekmek kokulu kahvaltılara çağıran sıcak, sevecen anne sesi. Tavanarasındaki küçük odadan gün boyu duyulan daktilo sesi, yani babamın sesi. İlk sesler, bunlar...

Ardından renkler çıkageliyor... Anımsadığım ilk elbisem pembe, mayom ise camgöbeği. Bayramlık rugan ayakkabılarımın rengi, tüm çiçeklerin içinde rengini en çok sevdiğim gelincikle aynı. Annemin narçiçeği buluzu, ablamın yeşil keten elbisesi. Babamdan bugüne taşıdığım bir renk yok sanki, babam soluk gri, yaşamının son yıllarında saçlarının rengi gibi. Yıllar geçtikçe yaklaştığımı hissettiğim, zaman içinde soluklaşan kara kalem resimlerden biri, ama en güzeli...

Kokular, sesler, renkler... Geçenlerde bir arkadaşımın anlattıkları, farkında olmadan biriktirdiklerimi bir kez daha anımsattı bana. Hastanenin bahçesinde babasının riskli, uzun sürecek bir ameliyattan çıkmasını beklerken, bahçeyi çevreleyen parmaklıkların arkasında küçük bir çocuk görmüş ansızın, oysa kimseler yokmuş ortalıkta. Yıllar önce Heybeliada iskelesinde ‘babaları getiren akşam vapur’unu bekleyen çocukluğuymuş gördüğünü sandığı... Ne müthiş bir yanılsama! Babası her akşam gelmese de  onu aynı saatte, ısrarla bekleyen bir çocuk, çok eskilerde kalmış, silik bir resim. Sonra ayrıntılar belirmiş gözlerinin önünde, vapurdan inen babasının yaklaştıkça büyüyen görüntüsü, parmaklıkların ardında... Başını parmaklıkların arasından geçirip babasını çizgilerden kurtarırmış önceleri, ama biraz daha büyüyüp başı sığmaz olduktan sonra hep çizgili kalmış babası, akşam vapurlarından inişlerinde. Ne kadarının gerçek, ne kadarının hayal ürünü olduğu bilinmeyen görüntüler... Arkadaşım iskeledeki parmaklıkların da, akşamları babasını bekleyişinin de belleğinde kayıtlı olduğunun farkında bile değilmiş yıllarca. Bir köşede unutulmuş, açığa çıkmak için uygun zamanı kollayan sayısız kayıttan biri... Bunu sağlayan ise, yine babasını bekliyor olması kuşkusuz. Sevinçli ya da kederli bir bekleyiş, ama her ikisi de farklı nedenlerle de olsa kaygı dolu: “Babam gelecek mi?” Kayıtları harekete geçiren parmaklıklar yalnızca aracı gibi görünse de, bir anlamı var elbette...

Yazmak, bu örnekteki gibi belleğimde kayıtlı olanların herhangi bir nedenle ortaya çıkmasının ardından, farklı bir yöntemle yeniden kayda alınması galiba benim için. Arkadaşımın kağıtsız yazdıklarını, kayda geçiriyorum şimdilerde. Biriktirdiklerimin açığa çıkması sürecinde en çok kokular, renkler ve sesler tetikliyor beni. İmgeler ve çağrışımlar, sonsuza dek uzanan bir zincir adeta. Yazmak, “Bu anı daha önce yaşamıştım” sözünün, “Bu anı daha önce yazmış mıydım?” sorusuna dönüşmesi olabilir mi?

“Yazmasaydım deli olacaktım!” demiş usta hikayeci Sait Faik Abasıyanık. Yıllar yılı böyle hissetmeden yaşadıktan sonra günün birinde yazmaya başlayınca, çok düşündüm bu sözü. Bu sözle birlikte hayat denilen olağanüstü serüveni, yani kağıtsız yazıyı da... Çok özel ve yalnızca insanın kendisine aitken, yazıldığı anda başkalarının olan serüveni... Yazmayı tetikleyen, bunu bir tutkuya dönüştüren kağıtsız yazılardan kurtulma çabası, giderek ağırlaşan ya da daha ağır algılanan hayatı farklı biçimlerde paylaşarak rahatlama isteği belki de...