AYIN YAZARLARI
Kuralsız Edebiyat


DİLLERİNDE YALAN VAR

Dostoyevski’nin insan ruhunu iyileştiren, düşüncesini de isyanlara düşüren bir yanı vardır.

Hangi yapıtında yol alırsanız alın; bir süre sonra yapıt sonlandığında, ‘eski ben’ olmadığınızı hissedersiniz.

“İyi yazar” / “iyi yapıt” birazda okurdaki yansısıyla vardır, yaşar ve yaşatır.

Ünlü “Puşkin Konuşması”nı yaptığında / yaptıktan sonra bir okuru yanına sokularak:

“Siz bizim peygamberimizsiniz. Karamazov’u okuduğumuzdan beri daha iyiyiz,” demesi, bu pencereden bakınca, çok şaşırtıcı gelmemeli.

Dostoyevski’nin Puşkin’de gördüğü / gösterdiği kendi yapıtının tözünü, dilinin anlamını da açıklar bir bakıma.

Konstantin Mochulsky, o konuşmaya şu yanıyla da bakar: “O, Puşkin’in şahsında Rusya’nın kaderini ve ideallerini arar.”

Aynı dilde, aynı coğrafyada yaşayıp tarihin ve kültürel varoluşun buluştuğu farklı kuşaktan iki yazarın o dilin / edebiyatın birikimiyle günümüze ulaşan sesine bakınca; kendi edebiyatımızın varlığını daha bir sorgulamamız gerektiğini düşünedurdum.

Neden derseniz?

1970, edebiyatımızda bir kırılma noktasıdır.

‘80’lerdeki dünyanın değişen yüzü, oluşan yeni dil, biçimlenegelen siyasal söylem, dönüştürülen sosyo-ekonomik yapılar bizdeki algı alanlarını da tetikledi.

Çatışma ortamında korku ortamına içe çekilip belleksizleşmeye; oradan iğdiş edilen yaşam(a) seyrine yöneldik... Yaşayan değil; olan, görünen, özenen, bir ân önce öte kıyıya varmaya çalışan aidiyetsiz “biri”ne dönüştük ne yazık ki!

Edebiyat, hayatı algılama, o oranda dönüştürme duygusunu verme; insan / toplum gerçekçiliğini içselleşen bütün boyutlarıyla yansıtma eylemi olduğuna göre; “yeni insan”ın yolunun oradan geçmesinin kapılarını örtmek için “yapay dil”ler ürettik habire.

Tarihsele dönerken tarihçi, toplumsalı yansıtırken şabloncu, bireysele dönerken içsızıcı kesildik.

Konuşamayan bir toplumken; okumadan yazan, bilmeden üreten kitleleri varetmeye başladık.

Sektör olma rüştünü bir türlü kanıtlayamayan bir alanda, virüs gibi, yayınevleri türettik, ‘yasal korsan’lara ‘açık alan’lar yarattık.

Dillerinde yalan, düşleri ziyan olan kitaplar ürettik.

Yamalı bilgiler, aksak bilinç, eksik bakışla “yanlış insan” dokusu aşılamaya çalıştık sürekli.

Bazen, ağlama duvarına dönüştü kapı önleri. Çünkü medya da maymuncuk olmuştu her bir şeyi gösterip yönlendirmeye.

Kimse çıkıp sormadı, sorgulamadı da:

“Bu hangi tarih, yazan kim?”

“Yalan yanlış bilgiden, doğru roman olur mu?”

“Dil duygusunu umursamadan nasıl yazılır?”

“Ben yaptım, oldu”yu yabanlığın hüneri sandılar.

Kimse dönüp öncesini görmek / okumak / anlamak bile istemedi.

Dostoyevski’nin taşıdığı Puşkin algısını umursamadık. Birinin kendi dilimizde, yakın olmayan bir dille kurduğu edebiyata bakmasını da bilemedik.

Sevgisizliğin, acımasızlığın tohumlarını ektik edebiyat ortamımıza da.

Yaban dil, yalan dile dönüştü.

Bir ustanın adına verilen bir ödüle yapıtı değer görülen genç bir yazar, bu yabanıl ortamın ürküntüsünü bir çığlık gibi yüzümüze vuruyordu o sevinçli kaygıları arasında:

“Edebiyatımız demokrat, ama hiç de adil değil!”

Ne dersiniz sevgili okurum; dillerinde yalan var demem boşuna mı yoksa?