AYIN YAZARLARI
Kuralsız Edebiyat

KÂĞITSIZ, KALEMSİZ YAZI

1944 yılında, henüz lise öğrencisiyken, yerel dergilerde küçük şiirlerim, yazılarım yayınlanmaya başladı. O tarihlerde, değil bir lise öğrencisinin, öyle herkesin daktilo edinmesi olanaksız gibi bir şeydi. Benim de kurşun kalemle yazma serüvenim, 1952 yılında Hesap Uzman Yardımcısı oluncaya kadar sürdü. Şiirlerimi, ilk öykülerimi öyle yazdım. O dönemden, sağ elimin işaret parmağının yanında kocaman bir nasır kaldı anı olarak. Birçok hekim dostumun, şunu alıverelim demelerine aldırış etmedim. Yalnız arada kaşınıyor, ben de farkında olmadan kaşıyorum, görenler para sayma tikim olduğunu sanıyor.

7 Aralık 2007'de yitirdiğimiz yazarımız Erhan Bener, ölümünden bir yıl önce katıldığı bir İktidarsız toplantısında...

Hesap Uzman Yardımcısı olduğumda devlet, teftiş gezilerinde raporlarımı yazmam için Erica marka küçük, taşınabilir bir daktilo verdi. Böylece kalemden daktiloya geçtim. O makineyle de ilk romanım Acemiler’i, Gordium’u, Kedi ve Ölüm ve Loş Ayna’yı yazdım. Daha sonra, Maliye Bakanlığınca Brüksel’e staja gönderilince, orada daha büyükçe taşınabilir bir makine aldım. Bu ikinci makine ile para sıkıntısı nedeniyle meslek kitapları yazdım, çeviriler yaptım. Daha sonra atandığım Paris’e de o makineyi götürdüm. Oturduğumuz apartmanda, aşağıdaki komşular rahatsız olmasın diye makinemim altına yastık koyarak çalışıyordum. Onunla da Baharla Gelen tamamlandı. Kedi ve Ölüm’ün Fransızca çevirisi üzerinde çalışıldı. Türkiye’ye döndükten sonra da aynı makineyle yazmayı sürdürdüm.

Daktilo ile yazmanın elbette iyi yanları vardı. Kopya kâğıdı kullanarak yazdıklarınızın bir örneğini saklayabiliyordunuz. Hatta mumlu kâğıda yazarak çok kopya çıkarabiliyordunuz. Ancak, metin üzerinde düzeltme yapmak çok zordu. Daksil denilen bir ilaçla sözcükler silinip üzerlerine yeniden yazılabiliyordu, ama bu olanak ancak çok sınırlı olarak kullanılabiliyordu. Uzunca tümceleri, paragrafları değiştirmek istediğinizde, çok kez birkaç sayfayı birden yeniden yazmanız gerekiyordu.

İkinci kez Paris’e atandığımda yeni bir daktilo alma hevesim kursağımda kaldı, çünkü Türkçe klavyeli makine ancak özel siparişle sağlanabiliyordu. Eski makinemle yazmayı sürdürdüm, emekli oluncaya kadar. Bürokratlar’ı, Elif’in Öyküsü’nü, Yalnızlar’ı o makineyle yazdıktan sonra, bu kez bir elektrikli daktilo makinesi edindim. Bu makinenin özelliği, tuşlarının hafifliği, yazma hızı ve ayrı bir şerit kullanma kaydıyla, bir satıra kadar düzeltme olanağı sağlamasıydı.

Bir süre danışman olarak çalıştığım Öğretmenler Bankasında bana ekranlı bir daktilo makinesi alındı. Bu makinede, yazdığım yazı ekranda görünüyor, ekran üzerinde düzeltmeler, kaydırmalar yapabiliyordum. Ancak, tek dosta üzerinde çalışma olanağı vardı, yine de bilgisayara geçmemde önemli yararı oldu.

Emekli olduktan sonra, bir süre, Bülent Ecevit’in patronu ve başyazarı olduğu kültür ve politika dergisi Özgür İnsan Dergisi’ni yayımladım. Burada ilk olarak matbaayla tanıştım. Hem de kurşun harflerle dizilen baskı makinesiyle. Bu yöntemde en büyük zorluk, sayfa düzenlenmesinde kendisini gösteriyordu. Sayfa sonlarını ayarlamak bayağı hüner işiydi. Üstelik, derginin baş tarafına koymam gereken Ecevit’in başyazısı, ancak ısrarlı girişimlerin sonucu, derginin çıkması tarihine çok az kala, bazen de gecikerek elime geçiyor, önceden kaç sayfa yazacağını bilemediğim için, sayfa düzenlemesinde büyük zorluk çekiyordum. Bazen de matbaada kurşun harflerin dizildiği kutu dağılıveriyor, yeniden dizilmesi gerekiyordu.

Aylık olarak çıkardığım dergide en büyük eksiklik, güncelliği izleyemememiz oluyordu. Önceden beklenmeyen önemli bir siyasal ya da kültürel olay hakkında ancak bir ay sonraki sayıda görüşlerimizi açıklayabiliyorduk ki o zamana kadar da olay büyük ölçüde önemini yitirmiş oluyordu.

Bir de tabii sayfa sınırlaması vardı. Yazarlar, kendilerine biçtikleri öneme göre belli bir sıralama istiyorlar, sayfa düzenlemesinde çıkan zorluklar nedeniyle aksama olunca kırılıyorlardı.

Bu serüven sürerken ben yine evde daktilomla çalışıyordum. Derken, görüş ayrılıklarımız iyice su yüzüne çıkınca, dergiyi bırakıp rahatladım. Bu arada Yiğit’in on yıllık sürgünlüğü bitti, yurda döndü. İlk olarak ona apple sistemiyle çalışan bir bilgisayar aldık. Başladı beni de bilgisayar kullanmam için zorlamaya. O sırada, bir Bilgisayar firmasının Avukat olarak Danıştay’daki bir davasını izliyordum. Bana elden düşme bir bilgisayarı çok ucuza sattılar, ancak yol göstericim olmadığı için pek işime yaramıyordu. Yiğit sonunda bana taşınabilir bir bilgisayar alıp armağan etti. Aşağı yukarı on beş yıl önceki bu makinenin belleği çok sınırlıydı. 50-60 sayfalık bir metin yazdım mı, kilitleniveriyordu. Ama ben de dişimi sıktım. Uzunca bir süre o makineyle çalıştım. Bir de yine taşınabilir yazıcısı vardı. O sayede, benim kuşağımdaki yazarların çoğunda olduğu gibi, yazdıklarımı ille kâğıt üzerinde görme merakımı da tatmin etmiş oluyordum.

Daha sonra birkaç makine değiştirdim. Son zamanlarda artık el yazısıyla yazmayı unuttum diyebilirim. Bazen okurlarım nasıl yazdığımı soruyorlar. Şaka yollu bilgisayarla diyorum. Aslında şaka değil. Çünkü bilgisayarın başka birçok kolaylıkları yanında, sanırım insan zihnindeki sürate en iyi yanıt veren bir araç. Zaman zaman özellikle düzeltmeler, kaydırmalar sırasında oyun oynamıyor değil. Eğer önceden iyi düşünüp ona göre düzeltmelerinizi yapmayacak olursanız, gülünç durumlara düşmeniz olası.

Sanırım, özellikle internet dergiciliğinin gelişmesinde, bilgisayar ve internet kullanımının kâğıt ekonomisi dışındaki yararlarını saymak gerekmez.