AYIN YAZARLARI
Ciddiyetsiz Vakalar

ÜZÜM BUĞUSU YEŞİL GÖZLER

 
Bugün:
 

Çok heyecanlıyım. Onu görmek, onunla tanışmak… Yaptığımın doğru olup olmadığını açıkçası pek kestiremiyorum. Çok sevdiğim, defalarca evire çevire okuduğum, her bir mekânını, her bir karakterini kafamda tek tek canlandırdığım bir kitabın filmine gitmek gibi bir şey. Ya film güzel değilse ve ben beğenmezsem? Ya hiçbir şey benim düşündüğüm hatta düşlediğim gibi çıkmazsa? Hayalimdeki imgelerin daha fazla kırılıp dökülmesine izin vermemek için kaç sefer çıkmıştım sinemadan, düş kırıklığı içinde. Genelde gidip kitabı yeniden okurum, filmle bana verilenleri silip bana ait olan imgelerle buluşmak için. Hatta ufak tefek değişiklere bile olanak tanırım zihnimde. Evet, ne olmuş yani, o da yönetmenin hayal dünyası deyip geçmek de var. Çok mu tutucuyum acaba? Öte yandan cisimleşmeyen imgenin insana verdiği özgürlüğü seviyorum ben.

Her seferinde bir şeyler değiştirmek, orasında burasında küçük farklılıklar yaratmak ne eğlenceli, ne heyecan verici. Oysa bir kez cisimleşti mi artık geriye dönüşü yok. Orada… Tüm gerçekliği, tüm çıplaklığıyla… Dokunamıyorsun orasına burasına, değiştiremiyorsun gönlünce, neyse o.  Benden çıkıyor, gidiyor kendisi oluyor, benim olmaktan bana ait bir imge olmaktan çıkıyor. Beni bağlıyor, kısıtlıyor hatta yok ediyor. Oysa ne hayaller kuruyorum. Görmediğim sürece hepsi gerçek benim için. Sanal bir dünya. Ne demekse? Yani bana göre, aslında bilmiyorsun ama “sanıyorsun”. “Sanıyorum ki” diye başlayan cümleler gibi… Ortada genel geçer bir gerçeklik yok, benim gerçekliğim var. İşte şimdi, şu an, bu gün olduğu gibi.

Ona dair bir gerçeklik var kafamda, onunkinden ya da bir başkasının ona ait olan gerçekliğinden farklı. Peki onunla yüz yüze geldiğimde, ya da oturup iki çift laf ettiğimizde ya bu bendeki gerçeklik, gerçeklik olmaktan çıkarsa? Ya o, kafamda onu düşlediğim ya da “sandığım” gibi biri değilse? Bu olasılığa ne kadar hazırlıklıyım? Kendimi bu görüşme için ne kadar hazırladım, düş kırıklığına karşı bir silahım var mı? Savunmamı nerelerde kurdum? Aslında şimdi bunları düşünmek istemiyorum. Nereden aklıma geldiyse? Zaten hep iki kişi konuşuyor kafamın içinde. Hatta bazen üçüncülerin, beşincilerin bile lafa karıştığı oluyor. Ama esas konuşan iki kişi var: Biri diyor ki: “Boş ver be güzelim anı yaşa, git gör, olmadı bir daha görüşmezsin olur biter”, diğeri diyor ki: “Neden gerçeği istiyorsun ki? Nesi var kafandaki düşlerle yaşamanın? Ya sonra? Sonrasını düşündün mü hiç? Büyüyü bozmaya değer mi? Hadi tut ki tam da düşündüğün gibi, e?”

Kovalamaya çalışıyorum hepsini, ama başedemiyorum yüksek ses tonlarıyla. Bir yandan da elimde kitabım, hızlı adımlarla yürüyorum buluşma noktamıza. Kalbim çarpmakta. Garip bir heyecan var içimde. Hiç yüzünü bile görmediğim ama çok iyi tanıdığımı düşündüğüm birisiyle yeniden tanışmaya gidiyorum. Buluşma saatine henüz yarım saat var, ama ben buluşacağımız mekana şimdiden geldim bile. Lavaboya gitsem, bu sıcakta hızlı hızlı yürümenin ve heyecanın vücudumdaki izlerinden kurtulup, şöyle ayna karşısında kendime son görüntümü versem: Bir iki küçük fırça darbesi saça, bir iki küçük fırça darbesi yanaklara ve dudaklara. Yoksa doğal görüntümden hiç vazgeçmesem mi? Neyi beğenir acaba? Bak bu konuda neler düşündüğünü hiç bilmiyorum. Gerçi hayata genel bakışından yola çıkarak çıkarsamak zor olmasa gerek. Yine de bilemezsin, bu çok farklı bir alan.

Hay Allah ya, bunu hiç düşünmemiştim! Hatta sabah evden çıkmadan önce bile aklıma gelmemişti. Nasıl giyinirsem hoş olurum ve onu etkilerim, şöyle hava koşulları gereği askılı ince bir elbise mi yoksa kot pantolon/gömlek mi? Bunları düşünmemiş olmama şimdi kızıyorum. Şu üstümdekine bak, hiç dikkat etmemişim, bluzumun tam ortasında bir küçük leke. Lanet olası, acaba hazır vakit varken köşedeki butikten acilen bir şeyler mi alsam? Yok canım daha neler… niye bu kadar telaş. Ne var yani? Beklerken yudumlanan bir kahvenin yolunu şaşırarak içeri değil de dışarı düşmesinden daha doğal ne olabilir ki? Olmadı ceketi çıkarmam üzerimden olur biter. Beklemek derken sahi nasıl geçer bu yarım saat? Allahtan, kitabımı yanımda getirdim. Okuduğumu da ne anlarım ya o heyecandan. Ya o da benim gibi erkenden geldiyse. Ne gülünç. Yok, önce ben gelmişimdir. Bu görüşmenin heveslisi, isteklisi bendim. O ne diye erkenden gelsin ki? Şöyle deniz kenarında bir masa seçip oturuyorum. Zaten çok kalabalık değil. Bir çay söylüyorum ve kitabımın ayıracının olduğu sayfayı bulup kaldığım yerden devam etmeye çalışıyorum. Ama olmuyor. Okuduğumu anlamam olanaksız.

 
Bir hafta önce

- Peki o zaman madem bu kadar ısrarcısın bu konuda, tanışalım, ama haftaya. Bu hafta çok yoğunum. İşlerim var.

Nasıl yani? İnsan merak ediyorsa bir zamanını bulur, yaratır ve buluşmayı hayatın o koşturması içinde bir yerlere sıkıştırır. Bizim de işimiz gücümüz var. Sanki boş gezenin boş kalfasıyım da! Acaba böyle bir görüntü mü verdim? Demek ki o çok hevesli değil. Beni kırmamak adına, lütfeder gibi, aman sanki dünyaları bahşediyor.

- Aslında bu hafta da olabilir ama sanırım haftaya kalırsa daha memnun olacağım, sana da uyar değil mi?

Eh hadi peki bu son cümle biraz hafifletti durumu. Belki fiziksel görünümünden çekiniyordur kim bilir? Ama bunun ne önemi var ki? Bende onunla tanışma isteği uyandıran o hiç görmediğim fiziği değil ki… Yazdıkları, söyledikleri, hayata bakışı. Gerçi, dürüst olmak gerekirse, hiç tanımadığım, karşılaşmadığım bir kişiyi düşünürken onu ister istemez kafamda cisimleştiriyorum. Bir yüz hayal edip ona kaş göz burun ağız koyuyorum. Yazdıklarından yola çıkarak nasıl yemek yediğini, yürüdüğünü, nasıl sohbet ettiğini… hatta nasıl seviştiğini bile hayal etmeye çalışıyorum. Bir çeşit spekülasyon.

- Tamam bana da uyar. Zaten bu hafta ben de şehir dışında olacağım. Önümüzdeki hafta sonuna doğru senin için uygun mu?

Bu cümleyle biraz durumumu toparlamaya, buluşmanın çok heveslisi olmadığımı göstermeye çalışıyorum. Oysa şehir dışında falan değilim, ne işim olacak ki benim şehir dışında? Sadece ondan daha meşgul görünmek çabası benimkisi. Aklımca da hafta başı falan değil, hafta sonuna doğru diyerek onu biraz daha ikna etmek duruma. Ne önemi varsa?

- Perşembe nasıl? Saat üç gibi Bebek Barda?

- Tamam. Peki seni nasıl tanıyacağım?

- Gelirken sana çiçek getiririm.

- Çok incesin. Çiçeklere doğru adım atan kişi de ben olacağım.

 
Dört ay önce

İşim gereği üye olmak durumunda kaldığım bir e-grubunda rastlıyorum ona. Gruba sık sık ileti gönderiyor, ileti ekinde de ilginç makaleler oluyor. Her seferinde makaleleri okuyorum. Ancak makaleler üzerinde tartışmak istesem bile buna cesaret edemiyorum. Oysa cesaret edenler var. İnternet üzerinden hararetli tartışmalar günden güne daha çok ilgimi çekmeye başlıyor. O, ilginç yorumları, tartışmaları alevlendirme tarzı ve yönlendirmesiyle, konulara ilişkin derinlemesine bilgisiyle ortamın sürekli merkezi olmayı başarıyor. Bunun için özel bir çabası yok, bu onun doğal hali ya da ben öyle algılıyorum. Sanki O olmazsa tartışmalar yürümeyecekmiş, diğerlerinin söyleyecekleri anlam kazanamayacakmış gibi. Öyle güzel ve yumuşak bir tarzı var ki, karşıt görüşlerini en hoyratça ortaya koyanlar bile sonrasında yumuşamaya başlıyor, hatta neredeyse özür bile diliyorlar. Uzmanlık alanının dışına çıktığı zamanlarda bile bilgisi hayranlık uyandırıcı. Onun bu sakin, bilgili ama iktidardan uzak iddialı tarzı bende onu daha derinlemesine ve hatta özelinde tanıma isteği uyandırıyor. Ancak e-grup içerisinde bunu nasıl yapabileceğimi bir türlü kestiremiyorum. Zaman zaman e-gruba üye olanlardan bir kaçının bazı konuları yüz yüze gelerek tartışma önerilerine sonsuz destek vermek suretiyle tanışma kapılarını zorluyorsam da bireysel hiçbir girişimde bulunmuyorum, bulunamıyorum. Buna bir türlü cesaret edemiyorum. Ta ki “niye” sorusunu kendime sorup kendimden mantıklı bir yanıt almayana kadar. En sonunda kişisel elektronik posta adresine bir ileti atıp beklemeye başlıyorum. İletimin konusu en son üzerinde yorum yapılan makale. Konu üzerine karşıt kem küm laf etsem de asıl amacım düzeyli bir tartışma açmak değil, onun ilgisini çekmek. Sonraki birkaç gün içresinde pek amacıma ulaşmış gibi görünmüyorum çünkü her hangi bir yanıt falan almış değilim. Moralim bozuluyor. Ama hala umutla bekliyorum. En sonunda beklenen ileti geliyor.

 
Üç buçuk ay önce

- Yazdıklarınız üzerine enikonu düşündüm. Hemen yanıt vermememin sebebi bu. Özellikle üzerinde durduğunuz ilk konu daha önce dikkat etmediğim ama dikkat ettikçe de genelini etkileyecek derecede önemli olabileceğine ikna olmaya açık olduğumu fark ettiğim bir konu. Nasıl atladım, kendime şaştım doğrusu. Bir tek ben değil, diğerleri de atlamış anlaşılan. Ancak bu ilginç iletiyi neden gruba değil de sadece bana gönderdiniz, ona pek anlam veremedim doğrusu. Soruyla ilgili bir açıklama bekliyor değilim, ama merak ettim…

Üç sayfalık mesajı bir çırpıda okudum fakat çok susamış birinin ilk bardak suyla dinmeyen harareti gibi dönüp yeniden okuma ihtiyacı hissettim. Belki birkaç sefer her kelimenin olası çeşitli anlamlarını düşünerek ve bu değişik anlamların cümlelerin anlamını değiştirip değiştirmediğini anlamaya çalışarak evire çevire okudum. O’ndan gelen bu kişisel iletinin benim için pek çok anlamı vardı. Birincisi, amacıma ulaşmış, dikkatini çekmeyi başarabilmiştim. İkincisi, konuyla ilgili düşüncelerimi söylemek yoluyla O’nun entelektüel boyutuna dokunabilmiştim, en sonuncusu da kendime olan güvenimi sağlamlaştırmıştım.

Konuya ilişkin görüşlerime iki sayfalık bir yer verdikten sonra,

- Aslında gruba atmayı da düşünmedim değil hani. Ancak bu konuyu gruba açmadan önce sizinle paylaşmak ve özellikle sizin fikirlerinizi almak istedim. İletiyi size gönderdikten sonra bir an gruba mı yoksa yalnızca size mi yolladığıma da emin olamadım. Biraz utanarak itiraf etmem gerekirse bilgisayar konusunda diğer yaşıtlarım kadar becerikli ve usta değilim. Nedense bir türlü çok sıkı fıkı dost olamadık bu aletle. Hep biraz mesafeliyiz. Ben temel işleyişini biliyorum gerisini fazla merak etmedim, onun da zaten beni tanımak gibi bir derdi olmadı hiç. Oysa taraflardan biri daha istekli ve hevesli olsa eminim bugün daha yakın bir ilişki içinde olabilir, birbirimizin dilinden daha iyi anlardık.  Bilgisayar denen aleti mümkün olduğunca bilgiye ulaşmak için kullanmaktayım. Zaman zaman da daktilo yerine. Aslında layıkıyla kullanıldığında işleri çok kolaylaştırmakta. Ayrıca hızlı bir iletişim aracı olduğuna da şüphe yok. Telefondan sonra tabii ki. Neyse canım, bilgisayar kullanımı üzerine düşüncelerimi merak ettiğinizi pek sanmıyorum, ayrıca da çok ilginç ve kimsenin düşünmediği şeyleri söylüyor da değilim zaten. İşin gerçeği, benim de merak ettiğim bir şey var. Bu tarz derinlemesine sohbetleri bilgisayar üzerinden yapmak yerine yüz yüze yapmanın acaba tartışma ya da konuşma boyutlarına olumlu bir katkısı olur muydu?

Bu soruyu sormaktaki amacım tabii ki yüz yüze görüşme isteğini anlamaktı.

Bu arada üç sayfalık bir metnin ilk iki sayfasını yazmak için toplam bir saate yakın bir zaman harcarken, yarım sayfalık bir yazı için neden neredeyse aynı zamanı bilgisayar başında geçirdiğim önemli bir ayrıntıdır. İşin bilgi konuşturma kısmında, hızlı ve etkin bir zaman kullanımı söz konusu, ancak iş duygu ve daha özel bölümüne geldiğinde nedense her bir cümleyi beş kez falan kurup, bozup yeniden kurma ihtiyacı hissettim. Cümleyi kurup noktayı koyuyor sonra “sil” tuşuyla harf harf geriye gelip aynı cümleyi bu kez başka sözcüklerle yeniden deniyordum. En iyi cümleyi bulduğumda da, önceki cümleleri silerek yok etmiş olduğuma  seviniyordum.

Pek bir özenle yazdığım iletileri “gönder” tuşuna basıp yolladıktan sonra da “gönderilmiş” öğelerden seçerek sanki ileti bana gelmiş gibi ikinci bir gözle okuyordum, içim titreyerek: Ya bir hata yapmış yanlış ya da gereksiz bir laf etmişsem? Bir iki okumadan sonra rahatlayıp yanıtı beklemeye başlıyorum.

 
Üç ay önce:

İşten eve döner dönmez ayakkabılarımı bile çıkarmadan doğru odama koşuyor ve bilgisayarımı açıyor, iletilerime bakıyordum. Yatana kadar bilgisayar bağlantısını açık bırakıyor, arada  gelen iletilere bir daha göz atıyordum. Günde birkaç kez bu abuk davranışı tekrarlar olmuştum. İleti gelmemişse geri dönüp gönderdiklerimi yeniden okuyor ve içerisinde kendimi salak duruma düşürdüğüm herhangi bir kelime ya da cümle olup olmadığını bir kez daha kontrol ediyordum (sanki yapılabilecek bir şey varmış gibi o saatten sonra). Açıkçası pek yorucu bir hal almıştı bu durum. Ama nasıl olduysa kendimi bu davranıştan alıkoyamıyordum.

Böylece bir on beş gün geçti sanıyorum. Diğer yandan gruba da mail atmadığının ayırdındaydım. Bu da içimi rahatlatıyordu. Yani bilgisayarla haşır neşir olamayacak bir hali vardı besbelli. Derken bir gün, saat gece yarısını geçe, bilgisayar başında işimle ilgili önemli bir istatistiksel çalışma yaparken O’ndan bir mesaj geldi. Derhal mesajı açtım ve bir solukta iki sayfalık yazıyı okuyuverdim. Pek heyecanlanmıştım. Tahmin ettiğim gibi yurt dışında olduğundan yanıt verememiş, daha yeni vakit bulabilmiş falan filan…

- Bilgisayarın hayatıma ne kadar hızla girdiğini ve kısa bir sürede benim için ne kadar vazgeçilmez olduğunu size anlatamam. İster istemez pek çok işlevini öğrenmek durumunda kaldım. Hayatımı ne kadar kolaylaştırdı bilemezsiniz. Bu nedenle biz çok sıkı fıkıyız. Doğrusu etinden sütünden her bir işlevinden yararlanmaktayım. Bakın gecenin bu saati ve ben size ulaşabiliyorum, sizin haberiniz bile olmadan, siz bundan ne zaman isterseniz o zaman haberdar olacaksınız. Aslında benim “yarınım” sizin şimdiniz olacak. Bir zaman kayması söz konusu yani. Neyse, gece vakti bunlarla şişirmeyeyim kafanızı. Bakın, yüz yüze olsaydık muhabbet bir geyiğe dönüşebilecekti yani. Ve siz ister istemez bu geyiği ya dinlemek zorunda kalacak ya da geyiğe başka bir abuk subuk lafla katkıda bulunacaktınız. Oysa bu iletimi okuduktan sonra yazdıklarımdan istediklerinize yanıt verip istemediklerinizi de pekala yok varsayabilirisiniz ve ben bunun için asla bozulup gücenmem. Oysa yaptığım anlamsız esprilere gülmezseniz, yüz yüze bir durumdaysak bayağı alınabilirim hani….

 
O gece

İşi gücü bırakıp derhal bir yanıt yazıyorum. İletinin bilimsel kısmından ziyade “geyik” kısmına yanıt vermek geliyor içimden.

- Sizin şimdiniz benim de şimdim. Yatmadım, hâlâ ayaktayım ve gördüğünüz gibi iletinizden hemen haberdar oldum, aynı hızla yanıtlamaktayım. Yalnız, açıkçası, gecenin bu saatinde size bilimsel laflar yetiştiremeyecek kadar kafam başka şeylerle yüklü. “Geyik” durumu şu an bana hayli cazip geldi. İzin verirseniz geyikten devam etmek istiyorum. Yüz yüze olsaydık balıklama dalardım, geyiğe…İnanın esprilerinize de kahkahalarla gülmeye hazırım hani. Ne anlatırsanız fark etmez. Anlayacağınız, sizi fazla yormadan, yüz yüze olmaktan çekinmeyin demeye çalışıyorum, bu saatte. Gördüğünüz gibi yoğun çalışma temposu beyin kimyam üzerinde tahribat yaratmış. Gerçi bu dediklerimi, sakın başka bir zaman esprilerinize gülmezdim diye anlamayın, sadece durumumun vahametini ortaya koymaya çalışıyorum. Sanırım sizin de işleriniz yoğun. Böyle seyahatler falan yorucu oluyordur herhalde?

 …

- Aaa, on line bir geyikleşme oldu. Bu saatte ne yapıyorsunuz böyle bilgisayar başında. Sizin işiniz benimkinden daha yorucu olsa gerek. Ben bu saatte sadece gelen mesajlara yanıt vermekteyim, oysa siz bir de çalışıyorsunuz. Bayağı yoğunsunuz galiba,  ne tür espriler yaptığımı bile bilmeden gülmeye hazır olduğunuza göre, kimyanız hayli bozulmuş besbelli. Ancak, dikkat; Bu kadar uzun saatler çalışma insanın fiziğini de bozabilir (işte size geyik bir espriJ, bu gülme ikonunu da ekliyorum ki, hani çok çalışmaktan beyin dumur olup anlamadıysanız, bu bir espri ve burada gülünecek,  şu komedi dizilerinde arka plan gülme efektleri gibi). Beden dilini ikonlarla yazı diline sokuyoruz ama karşıdakine hakaret gibi bir şey, yani “sen şimdi burada ne yapacağını bilemezsin” gibilerinden…

O gece yaklaşık iki saat kadar yazıştıktan sonra birbirimize “siz” demeyi bırakıp “sen” demeye geçtik, medeni halimize dair bilgi alış-verişinde bulunduk, nerelerde çalıştığımızı, hangi yemekleri sevdiğimizi ve hangi restoranlara gittiğimizi ve daha pek çok şey. Hatta karşılıklı komplimanlar bile yapıldı. Bu kadar yazışma sonrasında neden buluşmayı talep etmediğini bir türlü anlayamadım. Ben de cesaret edemedim. Daha doğrusu cesaretten öte, yapmak istemedim. O istemiyorsa ben neden isteyim ki türünden bir düşünce hakimdi bana. Ya ona da böyle bir düşünce hâkimse?

* * * 

Bu yazışmalarımız yaklaşık iki buçuk, üç ay sürdü, aralıklarla. İşi gereği çok sık seyahat ettiğinden, ancak ayda birkaç kez yazışabiliyorduk. Ben bu süreçte, gelen mailleri her dakika kontrol etme gibi obsesif bir davranış sahibi oldum ve bu davranışı her gün devam ettiriyordum. O’ndan mesaj gelmişse, diğerlerini hemen atlayarak onun mesajını okuyor ve hemen yanıtlıyordum. Adeta kötü bir alışkanlık haline gelmişti. O’ndan ileti gelmemesi fikri bayağı canımı sıkıyordu. Sigara bağımlısı gibi, O’nun iletilerinin bağımlısı olmuştum. Bu kadar iç içe yaşadığım bir insanı fena halde merak etmeye başlamıştım. Kafamda onu canlandırmaya çalışıyordum. Tarzına uygun bir fizik oturtmaya uğraşmaktaydım. Onunla tanışma isteği her geçen gün daha fazla kafamı kurcalıyordu. Artık her iletimde bahseder olmuştum. O’nun benim kadar istekli olmamasına da çok bozuluyordum. En nihayetinde buluşma teklifimi kabul etti.

 
Bugün (yeniden)

Randevu saatine on beş dakika var. Çayımı yudumluyorum, bir yandan da gözüm kapıda. Bir erkeğin elinde çiçekle kapıdan içeri girmesini bekliyorum. Ya hayallerimdeki gibi biri değilse. Ya kafamda onun için tüm canlandırdıklarımı yok ederse. Oysa ben bu yazışma işini çok seviyorum. Sonrasında ya eski büyülü havası kalmayacak ya da daha bile hoş olacak. Aman, ne bileyim! Yandaki masadan bir dergi alıp sayfalarını karıştırmaya başlıyorum. Birden içime bir sıkıntı çöküyor. Ya gelmezse? Ya gelir de  hayal kırıklığına uğrarsam? Sevgilimden ayrılmış gibi olurum adeta. Saatime bakıyorum, yarıma beş var. Aman ne de dakikmişsin be kardeşim. Derken kapı açılıyor ve ben faltaşı gibi açılmış gözlerle kapıya bakıyorum. Bir çift giriyor, kıkırdayarak. Sinir oluyorum. Çantamı karıştırıyor, cüzdanımdan içtiğim çayın parasını çıkarıyorum. Saat yarım ve O hala ortada yok. Kendimi salak gibi hissediyorum. Aldatılmış, oynanmış. Bir yandan da diyorum ki, burası İstanbul, dışarıda trafik sıkışmış falan olabilir. Henüz randevuya gecikmiş sayılmaz ki. Ama ben yarım saat öncesinden gelebildim, O niye gelemiyor? Bu, randevumuza ve bana verdiği değeri gösterir. Zaten buluşmak için asıl ben çok ısrar etmiştim.

Ne aptalım yahu! Şu kendimi düşürdüğüm duruma bir bak? Sosyal çevresi cılız, yapacak başka bir işi olmayan, internette bir iki yazışmadan hemen etkilenen ve karşısındakini tanımak için yanıp tutuşan biri gibi mi algılandım acaba? Belki de şu köşeden sinsi sinsi beni seyredip eğleniyordur. “Salak salak” diye dalgasını geçiyordur. Çiçekle falan gelecekmiş. Ay ben ne saf biriyim! Ama neden böyle bir şey yapsın ki?

Hiç kalkışmamalıydım bu işe. Bırak o merak etsin. Hangi toplumda yaşıyorsun kızım sen? Bu toplumda “kaçan balık büyük olur”. O isteyecek, sen de nazlanacaktın. Balık gibi atladın görüşmek için. Tabii ağırdan alacak adam. Havalara girdi işte.

Nasıl kendimi gaza getirmişsem kitabı çantama koyduğum ve ceketimi giydiğim gibi fırlıyorum ayağa. Bir hışımla ilerleyip döner kapıya öyle hızla dalıyorum ki, kapının camlı kısmı, aynı anda karşıdan elinde çiçeklerle dönme kapıya girme gafletinde bulunan adamın kafasına daan diye çarpıyor. Neye uğradığını anlamayan zavallı adamın çiçekleri kapıya sıkışıyor, çiçeğin yaprakları bir yana dalları ayrı bir yana haşat oluyor. Erkek öyle bir öfkeyle dönüp bakıyor ki.. Aman Allahım!

Kızgınlıktan kocaman açılmış o üzüm buğusu yeşil gözleri hayatım boyunca unutmayacağım...