AYIN YAZARLARI
Kuralsız Edebiyat


DÖRT ÇAĞRIŞIM

 
 
 

En Eskisi: Taşa Kazınan Harfler

 

Daha Mekteb-i Sultani’de iken yazları Fransız turistlere rehberlik yapmak, Fransızcamızı ve başka yeteneklerimizi geliştirmek farz olduğundan, gerek Van Kalesindeki çivi yazılarını gerekse  Hattuşaş’daki Yazılıkaya’yı merkezine koyuyorum görsel belleğimin. Ankara’daki Hitit Müzesinde de güzel taşlar vardır, yazılı.

Yazı, taşa işlendi mi, ömrü taşınki kadar uzuyor. Değil mi Hamurabi? Ne var ki taşa kazılı yazı ne ‘delete’ edilebilir ne de ‘copy’. 

 

En Yenisi: Ekranda Dans Eden Kelimeler

 

Beyaz düz ya da çizgili sayfaya kurşun kalemle (Kıçı silgili) yazı yazmaktan çok farklı bir edim bilgisayar ekranına tuşlarla sözcükleri döşemek. Hani, piyanistler iyi sezer herhalde, yazının ritmi (Belki caz, belki de Kürdili Hicazkar) uyarınca, klavyenin tuşlarının çıkardığı ses, notaya dökülür mü?

Laptoplarla biraz seyyahlaştı ama ekran yazısını elinde tutamadığın için, ayrıca kağıdın kokusu ve teması da yok ekranda, sanki biraz uçucu. Ağır yazmak gerekir bu nedenle İnternet’de!

 

İkisinin Arasında: Papirüs

 
İki dünyayı hatırlatır Mısırlı bu sözcük bana.

Birisi İskenderiye. Ki, bizim İskenderun’un abisidir. Dönerci İskender’in Akdeniz’de kurduğu büyük kenttir. Robert Sole’nin kitaplarında, Süveyş Kanalı’nın kazıldığı günlerdeki İskenderiye müthiştir.

Rivayet o ki, eskiden beri Dedeağaç adlı kasaba, Yunan egemenliğine geçince, tabi ki bu ismi değiştirmek gerekmiş, düşünmüş taşınmış Batı Trakyalı Yunanlılar ve Alexandropolis adını vermişler. Çünkü Büyük İskender (Biz O’na ‘Bir Buçuk Porsiyon’ deriz. Acıktım.) Doğu’ya doğru sefere çıkarken, Dedeağaç’ta kahvaltı etmiş. Afiyet olsun...

İkincisi, kalplerimizin akıllı şairi Cemal Süreya’nın neredeyse tek başına çıkardığı edebiyat dergisi. Ayhan Abimin sivil/sıkı dostu Kars’ta askerlik yaparken, ‘Sevil Berberi’ tabelasını gördüğünde Beaumarchais’nin ‘Barbier de Seville’ini anımsamıştı. En isyankar linguistik iki dizesi de şöyledir: ‘Türkiye’de iki dil konuşulur/Birisi yasak’.

 

En Kravatsızı: Duvar Yazıları

 

Modern zamanlarda ‘Kent mobilyası’ diyorlar. Decaux’yu filan kastetmiyorum. Çin’de adı Dazibao idi. Büyük Proleter Kültür İhtilali vardı. Kanlı başladı, kanlı bitti. Sovyetlerde adı Samizdat idi, kayboldu gitti.

Buraya çöp döken eşşek oldu, ama Ahmet Ayşe’yi kitlesel bir sokak aşkıyla sevdi. Harfleri eğri büğrü idi ama mazruf güzelce primitifti. Zaman zaman militanlaştı. Bağımsızlık, özgürlük, faşizm kah kahroldu kah yaşadı. Kızıl yıldızlar, orak-çekiçler pek yakıştı kirli beyaz duvarlara. 

Yazı anonim, duvarlar herkesindi.

İki duvar yazısını unutmadım: 1985 yılında 8 Ocak günü olmalı, (Yaşasaydı 50 yaşında olacaktı) Londra’da Edgware Road’da oturduğum evden çıktım. Karşı sokağın duvarında ‘Elvis Fuck Thatcher’ yazıyordu. Rock’un kıymeti...Bir de, 1972 yılında Paris’te gördüğüm bir duvar yazısının felsefesini anlamaya çalışıyorum hala: "Faut-il ecrire sur les murs?" (Duvarlara yazı yazmak gerekir mi?).